26 Kasım 2010 Cuma

Bazen herşeyden çekip gitmek iyi gelir insana. Yalnızlığının dostluğuna ihtiyaç duyarsın

31 Ekim 2010 Pazar

kravat

Sevgilim kravat olsa
Onu  boynuma taksam
Mesela bembeyaz gömlek üstüne
Açık mavi tonları olan bir kravat
Tıpkı gözleri gibi
Her yerde seni taşısam
İpekten daha yumuşak  tenine dokunsam
Paha biçilmez bendeki değerin
Dünyaları vermedim seni almak için
Sadece gönlümü verdim
Şimdi verseler bana dünyaları
Seni vermem..

25 Ekim 2010 Pazartesi

Mutluluğun 10 anahtarı

Philip E. Humbert adlı bir psikiyatri profesörü, "İnsanlara mutlu yaşamın anahtarını 10 kuralda toplayacak olsam, hangi deyişleri seçerdim" diye kapsamlı bir çalışma sonrası bir liste çıkartmış. 

1. Kendini tanı - Sokrat
Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanin ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu basta bu iç yolculuktan geçiyor. 

2. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol - Mevlana
Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta birşeyleri korumak için ayakta kalmazsan herşey seni düşürür. 

3. En yukarda aşk var - Aziz Paul
Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, ihtimam eksikse hayatin kuru bir daldan farkı kalmaz. 

4. Dünyayı hayal gücü döndürür - Albert Einstein
Yaptığımız herşey hayal kurarak başlar. Hayat -herkes için- hayalleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en en güzeli peşinde gitmektir. Bobby Kennedy’nin sözü gibi: Diğerleri dünyaya bakıyor ve "Neden" diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve "Neden olmasın" diye soruyorum.

5. Fazla güzellik göz çıkarmaz - Mae West
Güzel hayat doya doya yaşanır. Mutluluk paylaşılır, hayatı sevme hissi coşkuyla beraber gelir. Ruhun müziğinde "Haydi bastır, göster kendini" temposu vardır. Kibir değil, coşku! 

6. Fırsatlar yakalandıkça çoğalır - Sun Tzu
Başarı cesaret ister, başlangıçtaki cesaret sonradan inanca dönüşür. İnanç insanlığa daha iyi hizmet arzusuna dönüştüğünde fırsatlar yelpazesi yukarı bir seviyede tekrar açılır. 
7. Ya yap ya yapma. Denemek yok! - Yoda (Yıldız Savaşları)
Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. Hayatın üstüne gitmezseniz hayat sizin üstünüze gelir. 

8. Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, alınacak bir şey kalmadığında oluşur - Antoine de St.Exupery
Hayatınızı basitleştirin. Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge... O zaman ne kalıyor, ona bak. İstekler listenizi kısa tutun. Kısa tutun ki fokus edebilesiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi, odaklamazsanız hayati yakamazsınız. 

9. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiç bir işe yaramaz - Emile Zola
Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonrası olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. Elması yontmadıkça elinizde sadece bir taş parçası vardır. 

10. Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak... Diğeri herşey mucizeymiş gibi yaşamak - Albert Einstein
Şükretmeyi unutmamak gerek

TARİHİN EN İSABETLİ 5 KARARI

ABD’de yapılan bir araştırma ile iş dünyasında dünya çapında bugüne dek alınmış olan en başarılı 10 işletme yönetim kararını şöyle belirlenmiş.

1- İsviçreli saat üreticilerinin, kendi markaları için birbirleriyle rekabeti sürerken, uluslararası düzeyde öteki ülkelerin saat üreticilerine karşı işbirliği yapma kararı vermeleri.
"İsviçre" ve "saat"in bileşiminden oluşturdukları sözcüğü de, bu amaçla kurdukları ortak şirketin markası olarak belirlediler:"Swatch". Swatch ile birlikte, İsviçre’nin dünya saat piyasasındaki payı yüzde 15’ten yüzde 50’ye yükseldi.

2- Dell’in ürettiği kişisel bilgisayarları tüketicilere doğrudan kendisi satmaya karar verip organizasyonunu da bu amaçla yeniden düzenlemesi.
Bu karar sonucunda yalnızca dağıtım kanallarına ayrılan pay değil, şirketin gereksinim duyduğu işletme sermayesi maliyeti de önemli ölçüde düştü. Nihai tüketicilere doğrudan ulaşabilmek, Dell’e ürünlerinde müşteri taleplerine en uygun tasarımı en kısa sürede gerçekleştirme, stok maliyetlerini büyük oranda düşürme ve müşteri hizmetlerinde büyük atılım yapma olanağı kazandırdı.

3- Barbie bebeklerin üreticisi Mattel’in, Barbie’nin yanına erkek arkadaşı Ken’i ekleme kararı.
Ken, Barbie serisine eklenen ilk çeşitlemeydi; aynı zamanda, oyuncak bebeğe secere yaratmak, farklı kültürlerden yeni yeni akraba ve arkadaşlar eklemek yoluyla markayı daha da geliştirip güçlendirme politikasının da öncüsü oldu.

4- Antik çağ’da, Tebai kentinde bir köle sahibinin, kaçak bir kölesinin bulunup geri getirilmesi için bir duyuru yayınlatması.
Bu duyuru, dünyanın bilinen en eski reklamıdır ve dünya reklamcılığının başlangıcı olarak kabul edilir.

5- Coca-Cola’nın, eski geleneksel formülüne geri dönme kararı.
Yeni çıkarılan formül, lezzet testlerinden başarıyla geçtiği ve yeni ürünün tanıtımı için büyük bir reklam bütçesi ayrılıp harcanmaya başlandığı halde, şirket, sadık müşterilerinin istediklerine uyarak eski formülünü sürdürmeyi tercih etti.  
 

İNSANLAR NİÇİN BİRBİRİNİ ÖPÜYOR?

Dudaklarımız derimizin bir parçası değildir. Sindirim ve solunum sistemlerimizin bir parçası olan ağzımızın içini kaplayan mukoza adı verilen bir tabakanın dışa dönük uzantısıdırlar. Bu nedenle de renkleri tenimizin renginden farklı, biraz daha kırmızımsıdır.
Öyleyse dudakları bir başka tene dokundurmak içgüdüsel ve sinir sistemimizi etkileyen bir davranış mıdır yoksa tamamen kültürel bir alışkanlık mıdır? Birbirini seven bir çiftin öpüşmesinin onlara haz verdiğini kimse inkar edemez ama ilkel kabilelerde yaşayan insanların medeni dünyadan gelenlerin öpüştüklerini görünce, birbirlerini yemeye çalıştıklarını sanıp şaşırdıkları da olmuştur.
Öpme ve benzeri davranışlar hayvanlar dünyasında da vardır. Şempanzeler resmen öpüşürler. Deniz aslanları ağızlarını birbirlerine sürter, yunuslar birbirlerinin yüzlerini ağızlarının içlerine alırlar, kurtlar birbirlerinin dudaklarını, köpekler sahiplerinin yüzlerini yalarlar. Demek ki bu davranış biçimi canlıların kendilerini iyi hissetmelerine sebep oluyor. Ne var ki bu davranışların hepsinde de cinsellikten çok şefkat duygusu hakimdir.
Öpmenin bir saygı ifadesi olarak kullanılmasına tarihte daha çok rastlanır. Roma imparatorları karşılarındakilere verdikleri önemi, öpmelerine izin verdikleri vücutlarının kısımları ile belli ediyorlardı. Önemli kişilerin dudaklarını, daha az önemlilerin ellerini, önem vermedikleri kişilerin de ayaklarını öpmelerine izin veriyorlardı. Köleler ise sadece imparatorun ayaklarını bastığı toprağı öpebiliyorlardı. Erkekler arasındaki dudak (Ruslar) yanak ve el öpme adetlerinin bu zamanlardan kaldıkları sanılıyor.
İnsanlık tarihinde öpmenin aşkın ifadesi olarak kullanılması oldukça yenidir. Öpme olayı çağlar boyunca sadece annenin yavrusunu şefkatle öpmesi olarak görülür. Yetişkin karşı cinslerin birbirlerini öpmesinin öncüsü, altıncı yüzyılda Fransızlardır. ’Fransız öpücüğü’ deyimi de buradan çıkmıştır. Adet daha sonra Avrupa’nın diğer kısımlarına ve Rusya’ya yayılmış, aşkın bir ifadesi olarak evlilik törenlerinin de bir parçası olmuştur.
Tarih boyunca saygı ifadesi olarak kullanılmasına rağmen öpmenin biyolojik bir olay olduğu, bugün araştırmacılar tarafından saptanmıştır. Yapılan deneylerde, öpüşme anında, ağız ve dudaklardaki sinir uçlarının uyarılması sayesinde nabzın yükseldiği, kan dolaşımının hızlandığı, metabolizmanın canlandığı, adrenalin ve mutluluk hormonlarının salgılandığı gözlemlenmiştir.
Ağız sağlığına önem veren insanların bile dudak dudağa öpüşürken birbirlerine 250 çeşit virüs ve bakteri bulaştırdıkları bir kenara bırakılırsa, öpüşme sırasında 29 yüz kasının gerilip gevşemesi, yaklaşık 15 kalori harcanması, bağışıklık sisteminin güçlenmesi, hücre yenilenmesinin hızlanması ve de en önemlisi ruhsal rahatlama sayesinde öpüşmenin doğal bir tedavi yöntemi olarak kabul edilebileceği ileri sürülmektedir. 
 

DA VİNCİ'NİN 7 PRENSİBİ

1 CURIOSITA
Yaşama doymak bilmeyen bir merak ve öğrenmeyle bağlı olmaktır. Hiçbir konu, hiçbir dal ayrımı yapmaksızın, çevremizdekilerin düşünecek ve söyleyeceklerinden çekinmeden, merakımızı kaybetmeden sormak, araştırmak, öğrenmek gereklidir.
2 DIMASTRAZIONE
Bilgiyi deneme yolu ile test etme, sebatkârlık ve hatalardan ders alma arzusu anlamına gelir. Öğrenilen her şey mutlaka denenerek test edilmeli, doğruluğuna ondan sonra karar verilmelidir.
3 SENSAZIONE
Duyguların özellikle hayati deneyimlerin bir aracı olan görüşün devamlı olarak rafine edilmesi anlamına gelir. Müzik dinlemeli, resim çizmeli, müzeler gezmeli, kitap okumalıyız. Değişik yiyecek ve içecekler tatmalı, çevremizdeki her şeye dokunmalıyız.
4 SFUMATO
Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu anlamına gelir. Gelişen dünyada başarılı olmak için belirsizlikler altında çalışmaya alışmalıyız. Paradoksla karşılaştığımızda sükûnetimizi koruyarak etkili ve sağlıklı bir zihne sahip olabiliriz.
5 ARTE/SCIENZA
Bilim ve sanat, mantık ve hayal arasındaki dengenin geliştirilmesi anlamına gelir. Her insan doğuştan her türlü yeteneğe sahiptir.
6 CORPORALITA
Zarafet her iki eli de aynı şekilde kullanabilmenin fitresi ve dengenin sağlanması anlamına gelir. Başarı için kişinin öncelikle kendisiyle barışık olması gerekir. Bunu sağlayacak bir etken de insanın sağlıklı, zarif ve dengeli bir vücuda sahip olmasıdır. Bunun için kişinin sahip olduğu fiziki yapısını geliştirmesi gerekir. Bunu sağlamak amacıyla kişi; stresten uzak durmalı, zihnini şen tutmalı, dengeli bir beslenme yapmalı, uykusunu düzenli olarak almalı, zarafetine dikkat etmeli ve sağlığını korumalıdır.
7 CONNESIONE
Bütün olanların ve her şeyin ilişkisini anlamak ve değerlendirmek, sistemli düşünme anlamına gelir. Kısaca yaşadığımız her şeyi birbiriyle olan ilişkisini anlamaya çalışmalı, her şeyi bir arada değerlendirmeliyiz. 

Eski kentler neden toprak altında kalır?

İnsanlığın geçmişine ait bilgileri edinebilmek, eskiden insanların yaşadıkları varsayılan yerlerde kazılar yapmakla, eski kentleri ortaya çıkarmakla mümkün olur. Binlerce yıllık bir hayatın aşamalarını belirten ipuçları oralarda bulunabilir. Eski arkeologlar yalnızca eşya aramakla yetinirlerdi. Bugünküler o bölgenin tarihini de aydınlatmaya çalışıyorlar.
Toprak altında bulunan her yıkıntı orada eskiden bir şehir bulunduğunu göstermez. Bu yıkıntı bir kaleye, surlarına, mezarlığa, taş ocağına veya geçici bir konaklama yerine yani zamanla insanlar tarafından bilinçli olarak terkedilmiş bir yere ait olabilir.
Ayrıca insanlık tarihindeki bütün eski şehir ve yerleşim birimleri de toprağın altına gömülmüş değillerdir. Örneğin, Mexico City’de Azteklerin bir göl yatağına kurdukları şehir toprağa batmıştır ama Mayaların kayalar üzerine yaptıkları yapılar hala ayaktadırlar.
Toprağın altında kalma ifadesi de tam doğru değildir. Bugün güney Irak’ta bulunan Ur şehrinin kalıntıları üst üste birikerek toprağın ilk yüksekliğinden 20-25 metre daha yüksek bir tepe oluşturmuşlardır.
Bir şehrin toprağın altında kalması için önce orada yaşamın sona ermesi gerekir. Bir şehri insanların terk etmelerinin sebebi deprem ve sel gibi tabii afetler olabileceği gibi insanların kendileri yani savaşlar ve onların sonucu yapılan tahribatlar da olabilir.
Afetler ve savaşlar sırasında ev sahipleri kaçmak zorunda kalırlar, belki de ölürler veya öldürülürler. Ev boşalır, zamanla damı çöker, çerçeveler çürür, duvarlar yıkılır. Her yanı yabani otlar ve çalılar sarar. Aradan yüzyıllar geçer, toprağın yeni sahipleri burada ekime başlarlar, saban ne kadar tümsek ve çukur varsa hepsini dümdüz eder.
Aşınmaya, içi nemli toprakla dolu bir hendek daha az, taş duvarlar ya da sert zeminler daha çok direnç gösterirler. Toprağın derinliklerinde saklı kentlerden yer üstünde duvar kalıntıları, kırık bir sütun veya bir heykel görülebilir.
Toprağın altındaki eski şehirlerin oraya gömülüp kalmaları birkaç nedenin birleşmesiyle de oluşmuş olabilir. En çok rastlanılan durum, rüzgarın yarattığı toz bulutunun zamanla insan eliyle yapılmış ve terkedilmiş yapıların üzerinde birikmesi ve onları örtmesidir. Bu toz, toprağın gevşek yapısından oluşabildiği gibi volkanik bir püskürme sonucu oluşan toz da olabilir. Zaten havanın içinde de önemli miktarda toz vardır. Bu, yeni silinmiş camların yağmurdan sonraki hallerinden de anlaşılabilir.
Su baskını veya suların taşıdığı şeyler de eski kentlerin üzerlerini örtmüş olabilir. Bu oluşumlara taşan nehirlerin taşıdıkları alüvyonlar ve aşırı yağmurların yüksek yerlerden getirdikleri çamur tabakaları sebep olurlar.
Depremler bir şehrin yıkılmasına, yaşamın yok olmasına neden olabilirler ama onların toprak altında kalmalarının tek sebebi olamazlar. Milattan sonra 794 yılında Vezüv Yanardağı’nın püskürmesinin yarattığı deprem Pompei ve Herculaneum şehirlerini yok etmiştir ama toprağın derinliklerinde kalmalarının nedenleri birincisinde yanardağdan fışkıran çamur, ikincisinde ise kül tabakasıdır.
Şehirlerin toprak altında kalmaları olayının en belirgin örnekleri Anadolu ve Ortadoğu’daki kalıntılarda görülür. Birçok medeniyet bir önceki medeniyetin kalıntıları üzerine kurulmuştur. Evler çoğunlukla çamurdan yapılmış tuğlalarla inşa edilmişlerdir. Bu tuğlaların kullanım süreleri 60 yıl civarındadır. Sürekli bakıma, yağmurdan ve sudan korunmaya ihtiyaçları vardır. Aksi halde zamanla aşınır, dağılır, ufalanıp toprağa karışırlar. Alçıtaşından yapılmış kaldırımlar da kırılır, dökülürler ve onlar da toprak olurlar. Geriye sadece bu toprağın örttüğü, granit, mermer ve sert taşlardan yapılmış yapılar kalır

ERKEKLER NELER ÇEKER

İşe Başlarken Besmele Çeker
Delikanlıdır Tesbih Çeker
Sportmendir Barfiks Çeker
Tek Eliyle Şınav Çeker
Kendi Dişini Kendi Çeker
Taraftardır; Üçlü Çeker
Kaçan Golde Yuh Çeker
Akşamcıdır Kafayı Çeker
Ağzında Sigara Halay Çeker
Dikiz Aynasından Hareket Çeker
Muazzam Kopya Çeker
Kaynanadan Çok Çeker
Genelde Babaya Çeker
Evladına Nutuk Çeker
İskenderin Üstüne Künefe Çeker
Komedi Filminin Kralını Çeker
Çuhayı Yırtmadan Pike Çeker
Kafası Bozulunca Resti Çeker
Yükte Ağır Parada Hafif Çeker
Parayı Bulan Arabayı Çeker
Mahallede Pati Çeker
Gurbette Hasret Çeker
Sevdiğini Sorguya Çeker
Aldatılınca Tetiği Çeker
Memlekete Turist Çeker
Kaşı Gözü İlgi Çeker
Her Ortamda Dikkat Çeker
İtalyan Erkeklerine Beş Çeker
İngilizlere Yirmibeş Çeker
Balıketi Görünce İç Çeker
Canı Neler Neler Çeker

TÜRK HİLELERİ:))

Bizim tarihte hiçbir şey icat etmemiş olduğumuzu söylemek hem ayıp hem günahtır. 
Biz az şey icat etmedik tarihte. İstanbul’a ilk elektriği vaktiyle Satie Sirketi getirdi. Uzak semtlerde elektrik alan tek-tuk evlere her ay tahsildar göndermeyi gereksiz bulduğu icin, bu evlere birer kumbara koymuştu. Yirmi dört saatte bir kumbaraya, o devrin halk dilinde "manda gozu" denilen, nal kadar yirmi beşliği attın mı, elektrik kendiliğinden yanardı. Yılda birkaç kez de Satie Şirketi’nin adamları bu evleri dolaşarak kumbaraları açar, paraları alırdı. Içerenköy’deki bir evin kumbarasından hiç bir şey çıkmıyordu. Şirket özel araştırmalarla evin elektrik kullandığını saptamıştı. Ancak kumbaraya hiç bir şey atmadan nasıl calıştırıyordu elektriği, onu çözememişti. 
Sonunda ev sahibini şirkete çağırdılar: 
- Hileni bize açıkla, sana bedava elektrik verelim. Yalnız bu üstün buluş ortalığa yayılmasın, dediler. 
Ev sahibi gülümseyerek anlattı; gazoz şişelerinin kapaklarına su doldurarak bunları buzdolabında donduruyor, sonra da yuvarlak buzları yirmi beşlik niyetine elektrik kumbarasına atıyordu. Buzlar mekanizmayı çalıştırıyor, arkasından eriyip aktığı için, hiç bir iz bırakmıyordu. Elektrik fiziğinde Edison’dan sonra en büyük ve en yararlı keşif böylece bize ait oluyordu. Satie Şirketi, bu büyük mucidi ödüllendirerek, ona elektriği bedava verdi ve kumbaraların yapısını değiştirdi. 
M M M
Eski havagazı saatlerini ters çalıştırmak için bisiklet pompasıyla, gaz borularına hava basmak da, yine bize ait özel bir buluştur. Kaç metreküp havagazı harcamışsan, bisiklet pompasıyla ters yönde hava bastın mı, saatin yazdığı rakamlar geriye doğru silinir. Bu buluşun da sahibi, dalgınlıkla gereğinden fazla hava basarak, havagazı şirketinden alacaklı çıktığı icin enselenmişti. Adı bu yüzden ünlü mucitler tarihine geçemedi. 
Muslukları su saatinin yazamayacağı kadar az açıp, iplik iplik akan suları yirmi dört saatte kovalara doldurmak da, yine o devrin ilginç buluşlarındandı. Bir süre elektrik saatlerinin rakamlarını mıknatısla geriye çevirmek de epey denenmiş, o nedenle saatlerin rakam gösteren mekanizması, mıknatısın oyununa gelmesin diye, kursundan yapılmaya başlanmıştı. Bütün bunlar hep bizim yaratıcı beyinselliğimizin ürünleridir. 
M M M
Son yıllarda ise daha ince buluşlara yönelinmiştir. Örneğin dışarıya gidecek işcilerin sağlık muayenesinde sağlam raporu almalarını sağlamak için, mikroskop kontrolünden geçmiş findik büyüklüğündeki temiz kakalar beş liradan kiraya verilmektedir. Cis şiselerinin kirasi iki buçuk, tansiyon düşürücü sarımsaklı su ise tutturabildiğinedir. Tababetteki bu aşamalar o kadar üst düzeydedir ki, henüz dünyamıza mal olamamıştır. Kırmızı biberin içine kiremit tozu karıştırmak, kuru üzümle harmanlanmış küçük keçi boku ihraç etmek, zeytinyağı yerine kellik yapan parafini dayanmak hep yerli buluşlardır. Viski şişelerinden enjeksiyonla viskiyi çekip yerine çay suyu doldurmak, dışarıdan ithal edilen ayakkabıların sol teklerini İzmir, sağ teklerini İstanbul gümrüğüne getirterek, sonra da kimsenin sahip çıkmadığı bu yüzlerce tek ayakkabıyı ihalelerde ucuza kapatıp, arkasından birleştirerek piyasaya sürmek tarihsel ve anıtsal zeka mucizelerimiz arasındadır. Bize özgu fikir özgürlüğü yasaklı demokrasimiz bile, bu tür bir buluşun sonucudur. Kim demiş ki biz tarihte hiç bir şey icat etmedik? Bunu iddia etmek hem ayıp, hem günahtır.

KUŞLAR

Babası İspanya’nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın.
Fırsat bulduğu her haftasonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi.
Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı.
Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı...
Çok üzülmüştü küçük kız...
Babasına söyledi bunu,o da "üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?" dedi.
Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti.
Babası keyifle resme baktı ve sordu:
"Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı?
Küçük kız babasına eğilerek, sessizce:
"Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!....."  
 

AĞRI KESİCİLER NASIL AĞRIYI KESER?

Başımız ağrıyor, bir ağrı giderici alıyoruz ağrı kesiliyor. Dişimiz ağrıyor, kolumuz, bacağımız ağrıyor aynı ağrı gidericiden alıyoruz ağrı yine kesiliyor. Peki bu ağrı gidericiler ağrıyan organı nasıl biliyorlar? Aynı anda iki veya üç yerimiz birden ağrırsa önce hangisini tercih ediyorlar?
Aspirin türü ağrı kesiciler kana karışarak gidebilecekleri her yere giderler. Gerçi ağrı ile ilgili moleküller vücudun her yanında yoktur ama baş ağrıdığı vakit vücudun başka bir yerinde de bir ağrı oluşmuşsa aynı anda ona da müdahale eder.
Aslında ilacın kana karışarak vücudun her yanına dağılması, bu arada istenmeyen bölgelere de ulaşması, uygulamada bir olumsuzluk olarak da ortaya çıkar. Eğer ilaçlar vücutta yalnızca düşük dozda verilerek gidebilselerdi, etkilerini daha düşük dozda verilerek gösterebilecekler bunun sonucunda da prospektüslerinde yer alan ilacın yan etkilerine ilişkin liste oldukça kısalacaktı.
Derimizin ve dokularımızın altında sinir uçları bulunur. Bunların bir kısmı ağrıya karşı hassastırlar. Ağrının sebebi alevin üstünde yanan eldeki ısı değişikliği veya parmağa vurulan çekicin yarattığı bir basınç olabilir. Vücuttaki hücreler yaralandıkları zaman “prostaglandin” denilen bir kimsayal salgılarlar.
Ağrı sinyallerini arttıran bu kimyasal, ağrıyı hisseden sinir uçları üzerinde çok etkilidir. Sinir uçları bu kimyasaldan etkilenir etkilenmez hemen sinir sistemimize ve beyne ağrı mesajları gönderirler. Gelen mesajın yerine ve şiddetine göre beyin ağrıyı algılar ve konuşma merkezini tetikleyerek “oy, aman” diye bağırılmasını sağlar.
Aspirin türü basit ağrı kesiciler doğrudan bu bölge ile temas edip “prostaglandin” adlı kimyasal maddenin üretimini sınırlandırırlar. Sinir uçları da artık beyne ağrı uyarısı göndermediklerinden yara ve hasar orada dururken ağrı ya tamamen kaybolur ya da iyice azalır. Sonuçta ağrı kesiciler ağrıyan yeri bilip doğrudan üstüne gitmeseler de nerede ağrı sinyali gönderen kimsayallara rastlasalar hemen reaksiyona girip işlevlerini durdururlar ve beynin sinyal almasına mani olurlar

HALİL İBRAHİM SOFRASI

Vaktiyle biririni çok seven iki kardeş varmış....
Büyüğü Halil.... Küçüğü ise İbrâhim...
Halil, evli çocuklu. İbrahim ise bekârmış... Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin... Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.. Bununla geçinip giderlermiş...
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı. İkiye ayırmışlar.... İş kalmış taşımaya....Halil, bir teklif yapmış : İbrahim kardeşim ; Ben gidip çuvallar? getireyim.
Sen buğdayı bekle. - Peki abi demiş İbrahim... Ve Halil gitmiş çuval getirmeye.... O gidince, düşünmüş İbrahim:
- Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine böyle demiş ve, Kendi payından bir miktar atmış onunkine... Az sonra Halil çıkagelmiş.
- Haydi İbrahim...! Demiş, önce sen doldur da taşı ambara. Peki abi...! İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşer yola.. O gidince, Halil’i düşünür bu defa: Der ki:
- Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr.O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek. Böyle düşünerek, kendi payından atar onunkine birkaç kürek.... Velhasıl , biri gittiğinde, öbürü, kendi payından atar onunkine. Bu, böyle sürüp gider..... Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur. Karanlık basar. Görürler ki,bitmiyor buğdaylar. Hatta azalmıyor bile.... Hak teala bu hali çok beğenir. Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki... Günlerce taşır iki kardeş bitiremezler. şaşarlar bu işe... Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar ambarları.
Bugün "Bereket" denilince, bu kardeşler akla gelir. Bu bereketin adı : Halil İbrahim bereketidir... 

GERÇEK AKIL

Bir akıl hastanesini ziyareti sırasında, adamın biri sorar:
Bir insanın akıl hastanesine yatıp yatmayacağını nasıl belirliyorsunuz?

Doktor:
Bir küveti su ile dolduruyoruz. Sonra hastaya üç şey veriyoruz.
Bir kaşık, bir fincan, ve bir kova. Sonra da kişiye küveti nasıl boşaltmayı tercih ettiğini soruyoruz.
Siz NE yapardınız?
Adam:
OOO ! Anladım. Normal bir insan kovayı tercih eder. Çünkü kova kaşık ve fincandan büyük.

Hayır, der doktor.
Normal bir insan küvetin tıpasını çeker. 

Ders: Sadece bize sunulanlar dışında çözüm bulmaktır akıl. 

ZAMAN VE AHLAK

Değer yargıları ve cinsel anlamda "ahlak" anlayışı çağlar içinde o kadar değişiyor ki, geçmiş yıllar insana komik gelebiliyor.

Örneğin 20. yüzyılın başında bir kızın elini tutmak büyük mesele iken, 21. yüzyılın başında bir kızın elini bile tutmaktan yatağa gitmek normal olabiliyor.
Ve bir yığın kavramın "anlamı" değişiyor.
Binlerce yıl evveline değil, yalnızca beş asır evveline kadar giderek bile bu müthiş değişimi kolaylıkla görebilirsiniz:

Tanışmak
17. yüzyıl: Erkeklerle tanışmak ahlaksızlıktır.
18. yüzyıl: Yeni tanıştığınız bir erkekle babanız izin vermeden kahve içmeniz ahlaksızlıktır.
19. yüzyıl: Yeni tanıştığınız bir erkekle öpüşmeniz ahlaksızlıktır.
20. yüzyıl: Yeni tanıştığınız bir erkekle sevişmeniz ahlaksızlıktır.
21. yüzyıl: Tanımadığınız bir erkekle sevişmeniz ahlaksızlıktır.

Büyüklere Saygı
17. yüzyıl: Sizden yaşça büyüklerle aynı alanda bulunmak
terbiyesizliktir.
18.yüzyıl: Sizden yaşça büyüklerle aynı alanda iken oturmak
terbiyesizliktir.
19. yüzyıl: Sizden yaşça büyüklerin yanında bacak bacak üzerine atmak terbiyesizliktir.
20. yüzyıl: Sizden yaşça büyüklerin yanında küfür etmek terbiyesizliktir.
21. yüzyıl: Sizden yaşça büyüklerin yanında sevişmek terbiyesizliktir.
Soyluluk
17. yüzyıl: Soyluluk bir erkeğin sahip olacağı en önemli şeydir.
18. yüzyıl: Soyluluk, parayla birlikte bir erkeğin sahip olabileceği en önemli şeydir.
19.yüzyıl: Soyluluk, paradan sonra bir erkeğin sahip olabileceği en önemli şeydir.
20. yüzyıl: Para bir erkeğin sahip olabileceği en önemli şeydir.
21. yüzyıl: Soyluluk mu?  

BİLGİ

Bir gün genç bir adam Sokrates’in yanına gelir ve ona şunları söyler: “İrfan kazanmak bir sürü eziyete katlanarak kilometrelerce yol yürüdüm. Öğrenmek istiyorum ve bu yüzden size geldim. Bana bilgeliği öğretir misiniz?”
Sokrates, gence kendisini izlemesini söyler ve birlikte sahile doğru yürümeye başlarlar. Hoca suyun içine girer ve öğrencisi de onu takip etmektedir. Sokrates bir an durur ve aniden öğrencinin başını tuttuğu gibi suyun içine batırır. Genç adam uğraşır, fakat güç yetirip de çıkaramaz suyun içinden başını. Nihayet gencin direnme gücü tükenince Sokrates onu suyun içinden çıkarır ve sahile yatırarak pazara döner.
Genç adam kendine gelir gelmez Sokrates’in peşine düşer tekrar ve onu bulur. “Sen bir öğretmen ve âlim birisin. Neden bana kötü davrandın?” diye sorar.
Sokrates gencin sorusuna soruyla karşılık verir: “Suyun içindeyken en çok neyi istedin?” “Hava istedim” der, genç adam. 
Sokrates buna karşılık şu cevabı verir: “İşte bilgi ve anlayışı hava kadar istediğin zaman,düş peşime

DEĞER VERMEK

Adamın biri çok cimriydi ve cimri olmaktan çok utanıyordu. Çevresindekilerden beklediği saygıyı göremiyordu. Bunun nedenini anlamak için hayran olduğu bir bilgeye akıl danıştı. Bilge, adama bir masal anlatmaya başladı:
“Çiftliğin birinde yaşayan domuz, insanların kendisini hiç sevmediğinden yakınarak komşusu ineğe dert yanmış. İçindeki kıskançlıkla birlikte onun nasıl bir saygıyı gördüğünü de merak ederek, “Ben insanlara senden daha fazlasını veriyorum.
Etimi yiyorlar, derimden ayakkabı, kıllarımdan en iyi fırçaları yapılar. Dişlerimin değerini hiç anlatmayayım. Oysa sen onlara yalnızca süt veriyorsun; buna karşın beni yine de senin gibi sevip saymıyorlar” demir.
Domuzun sözlerin dikkat ve sabırla dileyen iyi yürekli inek yalnızca şunları söylemiş:
“İnsanlar tüm bu saydıklarını sen öldükten sonra alabiliyor senden.
Oysa, ben yaşarken veriyorum onlara sütümü...”

TEBESSÜM

Küçük kız, hüzünlü bir yabancıya gülümsedi.
Bu gülümseme adamın kendisini daha iyi hissetmesine sebep oldu.
Bu hava içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırladı. Hemen bir not yazdı, yolladı.
Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflendi ki, her öğlen yemek yediği lokantada garson kıza yüklü bir bahşiş bıraktı. Garson kız ilk defa böyle bir bahşiş alıyordu. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bıraktı.
Adam öyle ama öyle minnettar oldu ki. İki gündür boğazından aşağı lokma geçmemişti. Karnını ilk defa doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki tek odasının yolunu ıslık çalarak tuttu. Öyle neşeliydi ki, bir saçak altında titreşen köpek yavrusunu görünce, kucağına alıverdi. Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için mutluydu. Sıcak odada sabaha kadar koşuşturdu.
Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sardı. Bir yangın başlıyordu. Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başladı ki, önce fakir adam uyandı, sonra bütün apartman halkı. Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtardılar. Bütün bunların hepsi, beş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir TEBESSÜM’ün sonucuydu..

KALP SEMBOLÜ NEDEN KALBE BENZEMİYOR

İlk insanlar kalbin, duyguların merkezi olduğuna ve ruhun burada oturduğuna inanıyorlardı. Heyecanlandıklarında, korktuklarında, karşı cinse ilgi duyduklarında kalbin gümbür gümbür atması, kalbe alınan bir yaranın hemen ölüme sebep olması bu inancı güçlendiriyordu.
Eski Mısır’da kalbin dolaşım sistemi içindeki yeri biliniyordu ama kalbin aynı zamanda hafıza, akıl ve idrak yeteneklerinin de merkezi olduğu sanılıyordu. Kalp ve duygular arasındaki bu ilişkiye olan inanç tarih boyunca devam etti.
Kutsal kitaplar bile ’Tanrı’yı bütün kalbinizle ve ruhunuzla sevin’ derken sevgiyi, ruh ve kalple özdeşleştiriyorlardı. Günümüzde tüm duyu merkezlerinin beyinde toplandığı bilinmesine rağmen insanlar sevgiden bahsederlerken ellerini başlarına değil kalplerine götürürler.
Günümüzdeki şekliyle stilize edilmiş kalp sembolünün ortaya çıktığı zamanlarda aşkı simgelediği şüphelidir. İskambil kağıtlarında ’kupa’nın da sembolü olan bu şekil, 1400’lü yıllardan beri kullanılmaktadır. İskambil kağıtlarında asil sınıfı ve kiliseyi temsil eden kupanın şekli kalbi ve aşkı değil kalkanı simgeler.
İnsan ilmiyle uğraşan antropolog Desmond Morris kalp sembolünün insan dişisinin kalçalarının şeklinden kaynaklandığını ve uzun bir süre seksüalite sembolü olarak bilindiğini iddia ediyor. Çok şaşırtıcı ve hiç de romantik olmayan bir teori ama bu konuda yapılan araştırmalardan elde edilen daha şaşırtıcı sonuçlar da var.
New Yorklu tasarımcı Laura Tolkow, Mısır hiyerogliflerini yani resimli yazılarını incelerken kuş ve piramit sembollerinin yanında baş aşağı duran kalp sembolleri de dikkatini çekiyor. Önceleri kalp sembolünün o zamanlarda bile aşkı temsil ettiğini sanıyor ama yazıların anlamlarını öğrenince tam anlamıyla şok oluyor, çünkü hiyerogliflerdeki bu ters kalbe benzeyen şekiller erkek testislerini sembolize ediyor.
Biyolog John Hertner’in açıklaması ise daha akla yatkın gibi. Ona göre eski çağlarda Katolik kilisesi, insan vücudu üzerinde bilimsel çalışma yapanların, insan vücudunu kesip biçmelerini hoş karşılamıyordu. İnsan kadavrası üzerinde çalışma imkanı bulunamadığından anatomik çalışmalar kurbağalar ve fareler üzerinde yapılıyordu.
Kurbağanın dolaşım sisteminin şeması bugün bile okullarda öğretilir. Bu şemada kalbe giren ve çıkan ana damarlar, kalbin üzerinde iki geniş yay oluştururlar. Bu yaylarla birlikte kurbağanın dolaşım şeması kalp sembolünün aynıdır. Hertner, o çağlarda bu damarların da kalbin bir parçası olarak düşünüldüğünü ve insan kalbinin kurbağanınkinden pek farklı olamayacağı sanıldığından, kurbağanın dolaşım sisteminin, kalp sembolü olarak benimsendiğini ileri sürüyor.

EFLATUN

Hiçbir zaman kahkaha ile güldüğü görülmemiş, toplumun kötülüklerinden ve nahoş hallerinden kaçmayı kendine düstur edinmiş olan Eflatun’a iki soru sormuşlar.

Birincisi; ’İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir?’

Eflatun tek tek sıralamış:

’Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki sonra çocukluklarını özlerler.

Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler.
Yarınlarından endişe ederken bugünü unuturlar. Sonuçta; ne bugünü, ne yarını yaşarlar.

Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...’

Sıra gelmiş ikinci soruya; ’Peki sen ne öneriyorsun?’

Bilge yine sıralamış:

’Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır. Ve önemli olan; hayatta, en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır...” 
 

KEŞİFLER KAÇ YIL SÜRDÜ ?

Kimi kez birçok yararlı buluşun ne zaman keşfine başlandığını ne kadar bir zaman sürecinin araştırıcılarla buluşcuları uğraştırdığını ve yine ne zaman sonucu varıldığını hiç düşünmüş müydünüz?
Araştırmanın Başlaması Kullanım Yılı Süreç Antibiyotikler
1910 1940 30
Tükenmez kalem 1938 1945 7
Filtreli sigara 1953 1955 2
Floresan lamba 1901 1934 33
Dondurulmuş yiyecekler 1908 1923 15
Helikopter 1904 1941 37
Nest-Cafe 1934 1956 22
Uzun-çalar plak 1945 1948 3
Nükleer enerji 1919 1965 46
Nylon 1927 1939 12
Fotoğraf 1782 1838 56
Radar 1904 1939 35
Radyo 1890 1914 24
Deodorant 1948 1955 7
Silikon 1904 1942 38
Paslanmaz çelik 1904 1920 16
Telgraf 1820 1838 18
Televizyon 1884 1947 63
Transistor 1940 1955 15
Video teyp 1950 1956 6
Xeroxcopy 1935 1950 15